Özbekistan Halk Hareketi

Semerkand’dan Kastamonu’ya Astronom Şirvani

Semerkand’dan Kastamonu’ya Astronom Şirvani
12 Mayıs 2019 - 9:05 'de eklendi ve 26 kez görüntülendi.

Anadolu’daki beyliklerin başkentleri çoğu zaman birer bilim merkeziydi. Birgi, Kütahya, Konya ve Kastamonu, Anadolu’nun geçmişte önemli ilim merkezlerinden biri olarak da karşımıza çıkar. Yalnız tasavvuf ve medrese ilimleri sahasında değil, fen ilimlerinde de seçkin bir yeri vardır. Özellikle kendisi de önemli bir âlim olan Candaroğlu İsmail Bey, (1430-1461) döneminde şehri büyük bilginlerin ilgi odağı yapmıştır.

Candaroğulları Beyliği, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılışından sonra Kastamonu ve çevresinde kurulan bir Türkmen beyliğidir.

Yıldırım Bayezit, Anadolu’daki birliği sağlama yolundaki çalışmaları sırasında Candaroğulları topraklarına sahip olmuş, fakat Sinop’ta Candaroğulları Beyliği’ni devam ettirmiştir. İsfendiyar Bey,  Ankara Savaşı’ndan (1402) sonra Timur’un hâkimiyetini tanıdı. Bunun karşılığında da Candaroğulları Beyliği’nin eski toprakları kendisine verildi, böylece Kastamonu’ya yeniden hâkim oldu.

İsmail Bey tahta geçtiğinde Kızıl Ahmet Beyin isyan etmesi sonucu beylik sona doğru sürüklendi. 1461 yılında II. Mehmet’in Trabzon seferi öncesinde Candaroğulları, Osmanlı İmparatorluğu topraklarına tamamen katıldı.

Çandaroğullarının Sinop’ta kurdukları tersanenin Osmanlı Devleti’ne katılması ve geliştirilmesi, Osmanlı Donanması’na güç kattı. Kastamonu’nun Küre ilçesindeki bakır ocaklarından çıkan bakır, Beylik daha Osmanlı Devleti’ne ilhak olmadan önce, Osmanlı Devleti’nin top üretimi için kullanılmıştır.

15 Asır Osmanlı Döneminde Anadolu’da matematik, astronomi ve coğrafya öğretimini başlatan en önemli iki bilginden biri Ali Kuşçu, diğeri de Fethullah Şirvani’dir.

Şirvani

Anadolu’da temel din bilgilerini öğrenip, diğer bilimlere vakıf olan Fethullah Şirvani, Şiraz’a gidip Seyyid Şerif Cürcani’den ders aldı. Din ve fen bilgilerinde kendisini yetiştirdi. Kelam ve fıkıh ilimlerinde âlim oldu. Semerkant’a gitti, o arada Timur Han’ın torunlarından Uluğ Bey’in yaptırmış olduğu meşhur medrese’de ders gördü. Kadızade-i Rumi’den Astronomi ve Matematik bilgilerini en geniş şekilde öğrendi.

Semerkant, Timur’un gözbebeğiydi. İstila ettiği topraklardan sanatçı ve zanaatkârları Semerkant’a getirmişti. Şehre getirilen insanların sayısının 150 bine ulaşmıştı. Şehrin etrafında boş mağara ve ağaç altı kalmamıştı.

Emir Timur, şehirde çok büyük bir imar faaliyetine girişti. Papanın elçisi Ruy Gonzales Clavijo (Klaviho okunur) bu faaliyetlerini “kadis’den Semerkant’a Seyehat” eserinde şöyle anlatmıştır. “…Timur, Semerkant şehrini öyle yüceltmek istiyordu ki, bunun için fethedilen yerlerin halkını buraya  şehir civarında iskân edilmesini arzu ediyor ve bilhassa her çeşit sanatkârın toplatılmasına çalışıyordu.

Şam’dan ok yontan ve muhtelif silah imal eden ustalar, cam ve topraktan eşya imal eden camcılar getirtti. Bunlar bütün dünyada kendi alanında en iyi ustalardı. Anadolu’dan bulabildiği her çeşit sanat erbabı ile okçular getirtti…”(Timur ve Timuriler Döneminde Semerkant, s,14)

Clavijo, hızla büyüyen kentte alışveriş için büyük bir yer olmadığını için Emir Timur’un, şehrin içinden geçecek ve her iki yanında alışveriş yerlerinin olacağı bir cadde açılmasını ister. Bu iş için iki mirzayı görevlendirir.

Gece gündüz çalışılarak bu cadde açılır, Caddenin az ötesine suni göller yapılır. Clavijo, “Caddenin iki tarafına dükkânlar ve onların önlerine beyaz taşlarla örtülü yüksek sıralar yerleştirildi. Caddenin kendisi, yukarıdan baştanbaşa ışığın geçtiği pencereli bir kubbe ile kaplandı.”(Timur ve Timuriler Döneminde Semerkant, s,15)

Şerafeddin Yezdi, bu faaliyetleri “95 adet fil ve çok sayıda hayvan koşulu araba inşaat yerine taş taşımaktadır.”diye anlatır. (Timur ve Timuriler Döneminde Semerkant (s,42)

Bursalı Lami Çelebinin dedesi Ali bin İlyas, Timur’un Anadolu’dan götürdüğü ustalardandı. Semerkant’taki muhteşem yapıların inşaatında çalışan Ali bin İlyas, Emir Timur ölünce Anadolu’ya döner ve Bursa’da Acem ustalarla Sultan Çelebi Mehmet için Yeşil Türbe’yi yaptılar.

Tuğla hazırlama işinde çalışan tuğlacılar bağlayıcı mahlûl üretme işi için uğraşan tuğla dizicileri vardı. Mezkûr mahlûl o devrin yapı işlerinde kullanılan kaymak taşı, yani mermer suyu idi. Bu materyal, yapıyı sismik tahribattan muhafaza etme özelliğine sahipti.

Uluğbek

Kısaca Uluğbek’in bu konudaki çalışmalarına değinelim. Timur’un oğlu Şahruh’un büyük oğludur. 1393 yılında Sultaniye kentinde doğmuştur. Asıl adı Muhammed Taragay olup, Timur tarafından sevilmesi nedeniyle “Uluğ Bey” olarak anılmaya başladı. Timur’un tahtını ele geçiren babası tarafından 1409 yılında Semerkant valisi yapıldı. Semerkant’ta hüküm sürerken genel olarak avcılık, eğlence ve âlimlerle sohbetlerle geçiren Uluğ Bey, şeyh, molla ve dervişlerle iyi ilişkiler kuramadı.

Uluğbek döneminde Semerkant’ta canlı bir hayat vardı. Avlar, danslı ve müzikli, ziyafetler, matematik ve astronomi, ilmi tartışmalar; yapılan saraylar ve medreseler, bayramlar şehre din adamlarını ve bilim adamlarını celp ediyordu.

Uluğbek, Semerkant’ın en güzel yapılarından biri Ragastan meydanındaki medresesiydi. Uluğbek’in Buhara’da yaptırdığı medresede şu yazı yazılıydı, “İlme talip olmak her Müslümana ve her Müslüman kadına farzdır.”

Uluğbek, 1425 yılında Moğollar üzerine sefer düzenleyerek Issık Gölü dolaylarına kadar geldi. Moğolları dağıtarak önemli miktarda ganimetle Semerkant’a döndü. Sonrasında babasından aldığı destek kuvvetlerle Özbekler üzerine sefer düzenlese de yenilerek Semerkant’a çekilmek zorunda kaldı. Şeyhler, mollalar ve dervişler tarafından şehre sokulmak istenmese de kendisine sadık adamlarının desteğiyle Semerkant’a girerek düzeni yeniden sağladı. Daha sonra yeniden Özbekler’e sefer düzenleyerek Taşkent’e kadar ilerledi. Buradan Semerkant’a döndükten sonra av ve eğlence yaşantısını bırakan Uluğbek, ilim çalışmalarıyla uğraşmaya başladı. İlmi sohbetler, matematik ve astronomi konularında kendini eğiterek kendini geliştirmeye başladı. Uluğbek, astronomi çalışmalarına bizzat katılıyordu. Uluğbek, bu alanda çalışan âlimlerin çoğunu Semerkant’a toplamaya başarmıştı.

Ali Kuşçu

Bu dönemde önemli âlimler Kadızade Rumi, Gıyaseddin Cemşid ve Ali Kuşcu ile çalışmalar yaptı. Semerkant yakınlarında rasathane kurulması çalışmaları başlattı. 1429 Ekim’inde rasathaneyi tamamladı.

Asıl adı Selahaddin Musa İbn Mahmut, babası kadı olduğu ve Anadolu’dan geldiği için Kadızade Rumi olarak biliniyordu. “Kendi devrinin Platon’u” olarak adlandırılmıştır. Uluğbek. Semerkant’ta matematik ve astronomi sahasında mükemmel bir kütüphane oluşturulmuştu.

Muasırların tasvirlerine bakılırsa, mükemmel bir yapıydı. Muasırların verdiği bilgilere değerlendiren Barthold, rasathane için şunları yazmıştır, “Yazılı kaynaklara göre, rasathanenin daire ruhu, İstanbul’daki Ayasofya’nın yüksekliğine müsavi idi. Babür’ün sözlerine nazaran bu yapı üç katlı idi. Abdürrezzak ise dokuz göğün dereceler, dakikalar, saniyeler hatta saniyenin onda biri ile göğün dokuz katının, göklerin dönüşünün, yedi seyyarenin, sabit yıldızların, mevsimler, dağlar, denizler, çöller taksimatı havi küre-i arzın tasvirlerinin mevcut olduğunu yazmaktadır.”

Kadızade

Uluğbek’in, Semerkant’ta yaptırdığı medreseye Kadızade Rumi bu medreseye başkanlık etmiştir. Rasathane için yörede bulunan tüm mühendis, âlim ve ustaları Semerkant’a çağırmıştır. Kendisi için de bu rasathanede bir oda yaptırarak tüm duvar ve tavanları gök cisimlerinin manzaralarıyla ve resimleriyle süsletmişti. Rasathanenin yapım ve rasat aletleri için hiçbir harcamadan kaçınmamıştır. Bu gözlemevinde yapılan gözlemler, ancak on iki yılda bitirilebilmiştir. Gözlemevinin yönetimini Bursalı Kadızade Rumi ile Cemşid’e vermiştir. Cemşid, gözlemlere başlandığı sırada ve Kadızade de gözlemler bitmeden ölmüştür. Gözlemevinin tüm işleri o zaman genç olan Ali Kuşçu’ya kalmıştır. Bu gözlem üzerine Uluğ Bey, ünlü “Zeycini” düzenlemiş ve bitirmiştir. Zeyç Kürkani veya Zeyç Cedit Sultani adı verilen bu eser, birkaç yüzyıl doğuda ve batıda faydalanılacak bir eser olmuştur. Zeyç Kürkani, bazı kimseler tarafından açıklanmış ve Zeyç’in iki makalesi 1650 yılında Londra’da ilk olarak basılmıştır. Avrupa dillerinin birçoğuna, çevrilmiştir. 1839 yılında cetvelleri Fransızca tercümeleriyle birlikte, asıl eser de 1846 yılında aynen basılmıştır.

Uluğbek, mollaların teşvikiyle ayaklanan oğlu Abdüllatif’e yenildi. Teslim olduktan sonra yolda oğlunun adamları tarafından öldürüldü.

İsmail Bey, Niksarlı Muhyiddin Mehmet için, Kastamonu’da İsmail Bey Medresesini yaptırdı. Fethullah Şirvani ile doğu İslam dünyasındaki yüksek matematik bilgileri, Anadolu’ya taşındı. Ali Kuşçu da Fethullah Şirvani gibi talebesi idi.

Semerkant matematik-astronomi okulunun bir temsilcisi olarak bu okulun teorik astronomi sahasındaki çalışmalarını yazdığı eserlerle sürdüren astronom, matematikçi ve müderris Şirvanî el-Şemahî, Osmanlı ülkesinde, özellikle Anadolu’da matematik bilimlerini Semerkant okulu çizgisinde yaygınlaştıran ve pek çok öğrenci yetiştiren bir bilgindir.

Şirvani, bugün Azerbeycan sınırları içerisinde kalan Şirvan’ın Şemahî kasabasında doğdu. İlkeğitimini babasından aldı; akabinde Serahs ve Tus’ta tahsilini sürdürdü. Tus’ta Şi’î alimi Seyyid Ebu Talib’ten Seyyid Şerif el-Curcanî’nin Şerh el-Tezkire fî ‘İlm el-Hey’e adlı eserini okudu. 1435 yılı ortalarında Semerkant’a gitti ve Semerkant Medresesi’nde Kadizade Rumi’den matematik, astronomi, kelam ve dil bilimlerini tahsil ederek 13 Eylül 1440’da icazet aldı.

Kadî-zade’den okuduğu eserler arasında bulunan Nizamuddin el-Nisaburî’nin Şerh el-Tezkire fî ‘İlm el-Hey’e’si hem Semerkant medresesinde hem de al-Şirvanî’nin eğitiminde el-Tezkire’nin önemli bir yer işgal ettiğini gösterir. Semerkant’ta bulunduğu esnada, ayrıca, Şafi’î fıkıhına dair Camaluddin Yusuf b. İbrahim el-Erdebilî’nin el-Envar li-a’mal el-ebrar adlı eserini şerhederek Uluğ Bey’e sundu.

Semerkant’taki beş yıllık tahsilinden sonra Şirvan’a döndü (1440). Bir süre burada bulunan medreselerde ders verdikten sonra hocası Kadı-zade’nin tavsiyesine uyarak Sultan II. Murat devrinin (1421-1451) sonlarında Anadolu’ya geldi. Kastamonu’da Candaroğlu İsmail Bey’den iltifat gördüğünden bu şehirdeki medreselerde ders vermeye başladı. Özellikle hocası Kadî-zade’nin matematik ve astronomi eserleri ile el-Tezkire’yi öğrencilerine okuttu.

Şirvanî, Ocak-Şubat 1453’de Bursa’ya gelerek tefsirle ilgili bir eserini Osmanlı sadrazamı Çandarlı Halil Paşa’ya ithaf etti. Yine bu tarihlerde Fatih Sultan Mehmed’e Mecelle fî el-musikî adlı eserini sundu. Ancak İstanbul’un fethinden sonra değişen siyasi hava içerisinde Halil Paşa idam edilince hamisini kaybeden Şirvanî Kastamonu’ya geri döndü. Şirvanî bu olaydan sonra Kadî-zade’nin Şerh el-Mulahhas fî ‘İlm el-Hey’e’sine el-Ferai’d ve el-Fevai’d adlı bir haşiye yazıp Fatih Sultan Mehmed’e sunarak Osmanlı sarayına yaklaşmak istedi ancak başaramadı.

1465 yılında Hacca gitmek üzere yola çıktı; Irak’a uğradı; bu bölgedeki medreselerde dersler verdi. Hac farizasını yerine getirdikten sonra Mekke’de kaldı (1467) ve dersler verdi. Dönüşte Kahire’ye uğradı. Buradaki ilmi faaliyetlerinden sonra İstanbul’a geldi. İstanbul’da daha çok telif ve tedrisle uğraştı. İstanbul’da umduğu ilgiyi bulamayan Şirvanî 1478’de memleketi Şirvan’a döndü. Şubat 1486’da Şemahî’de vefat etti.

Dini ve aklî bilimler yanında edebiyat ve dil bilimlerinde de uzman olan ve eserler veren Şirvanî, özellikle matematik ve astronomi sahasındaki Semerkant okulunun birikimini Ali Kuşçu ile birlikte Anadolu ve İstanbul’a aktaran ve yayılmasını sağlayan bir âlimdir. Eserlerinin bir kısmını Fatih Sultan Mehmet ve Sultan II. Bayezit ve Çandarlı Halil Paşa ileri gelen Osmanlı devlet adamlarına sundu.

Şirvanî dil, edebiyat ve tefsir, usul-i fıkıh sahalarında altı eser kaleme aldı. Kelam sahasında ise daha önce hocası Kadî-zade’den okuduğu el-Mevakıf fî İlm el-Kelam üzerine üç ayrı çalışma yaptı; özellikle bu eserin Seyyid Şerif el-Curcanî’nin Şerh’ine yazdığı hacimli Haşiye dikkate değerdir.

Şirvanî döneminde matematik bilimlerinin bir alt dalı kabul edilen musiki sahasında Mecelle fî el-musikî adlı önemli bir eser yazdı ve Fatih Sultan Mehmet’e ithaf etti.

Şirvanî’nin diğer bir çalışması geometri sahasındadır. Hocası Kadî-zade’nin Şemseddin el-Semerkandî’nin Eşkal el-Te’sis’ine yazdığı Şerh’e bir Haşiye kaleme aldı. Bu haşiye muhtemelen Kadî-zade’nin derslerinde verdiği şifahi bilgileri de içermekteydi. Ancak zamanımıza herhangi bir nüsha ulaşmadığından eserin içeriğine dair kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Şirvanî’nin teorik astronomi konusunda en dikkate değer eseri hiç şüphesiz Nasiruddin al-Tusî’nin el-Tezkire fî ‘İlm el-Hey’e adlı önemli eserine yazdığı Şerh’tir. Daha öğrenciliğinin ilk yıllarında Tus’ta el-Curcanî’nin bu esere yazdığı Şerh’i okuyan, Semerkant’ta al-Nisaburî’nin Şerh’ini hocası Kadî-zade’den dinleyen Şirvanî, hem öğrenciliğinde hem de öğretmenliğinde bu esere önemli bir yer vermiştir. Nitekim esere yazdığı Şerh’in önsözünde eserin hayatındaki yeri ve önemine işaret eder. Böyle bir Şerh’i de astronomi sahasında ders verdiği ileri seviyedeki öğrencilerin ihtiyaçlarını gözeterek kaleme aldığını özellikle vurgular. 11 Ocak 1475’de tamamladığı eserinde kendisinden önceki şerhlerden istifade ettiği gibi, hocası Kadizade’nin ders notlarından ve kendi tecrübelerinden faydalanır.

Şirvanî bu eserinde Semerkant medresesinde hocası Kadî-zade, Uluğbek ve başta kendisi olmak üzere öğrenciler arasında Euclides’in Elementler’inin bir teoremi hakkında yapılan tartışmalarla ilgili önemli bilgiler verir. Ayrıca Kadî-zade’den aldığı icazetin bir suretini kaydeder. Eserde astronominin yardımcı dalı olarak geometri ve optik üzerinde geniş bir şekilde durulur. Özellikle fizik kısmında ilm-i menazir konusunu geniş bir şekilde ele alır.

İncelemesinde başta İbn Heysem ile Kemaleddin Farisî olmak üzere Nazzam, İbn Sina, Kutbuddin Şirazî, Seyyid Şerif el-Curcanî, İşrakî okulu gibi İslâm Medeniyeti’ndeki ilm-i menazire ait hemen hemen bütün birikime eser ve müellif isimlerini zikrederek göndermelerde bulunmakta, ayrıca Batlamyus’a atıf yapmakta, yeri geldiğinde kendi kanaatlerini zikretmektedir.

Fizikçiler ile matematikçiler ve ilm-i menâzircilerin (nazirin) görüşlerini geniş olarak ele alan Şirvanî’nin metni, İbn Heysem-Kemaleddin Farisî’nin ilm-i menâzir çizgisinin, VIII/XIV. yüzyıldan sonra Semerkant matematik-astronomi okulu eliyle, başta Osmanlı Coğrafyası olmak üzere, İslam dünyasında tamamen hâkim olduğunu gösterir. Bu durum, aynı zamanda, bu çizginin, astronomiye de tam anlamıyla uygulanması manasına gelir. Henüz teknik tahlili yapılmayan metindeki Şirvani’nin üslubu kendisinin, İbn Heysem ile takipçisi Kemaleddin Farisî’nin bilim tarihinde, fizik ile geometrik yaklaşımları birleştirerek gerçekleştirdikleri devrimin farkında olduğunu; ayrıca bu devrimin Semerkant matematik-astronomi okulunda sıkı tartışmalara konu olduğunu gösterir.

Şirvanî Şerh’inde Nasiruddin el-Tusî’nin ortaya koyduğu ilm el-hey’e sistemini ayrıntılı şekilde ele alır, geometrik temellendirmelerini yapar, başta Türk takvimi olmak üzere eski takvim sistemleri hakkında geniş bilgi verir. Bu bilgilerini verirken hem eserin daha önceki şerhlerinden faydalanır hem de Semerkant okulunun bu konudaki yaklaşımını kendi görüşleriyle mecz ederek ortaya koyar. İlm el-hey’e anlayışını büyük oranda İbn Heysem’in riyazi ve tabii çizginin beraberce ele alındığı sistemi dâhilinde yürütür.

Ekrem Hayri PEKER

Kaynak: belgeseltarih.com

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER