Özbekistan Halk Hareketi

Felsefi Dünya Görüşü

Felsefi Dünya Görüşü
108 views
17 Ağustos 2020 - 12:07

“Yığın hiç bir zaman filozof olamaz.” Platon’un bu sözü bugün de geçerlidir. Çoğu insanlar dünya görüşlerini dinsel veya herhangi başka bir gelenek yoluyla edinirler. Oysa felsefî bir dünya görüşünü amaçlayan kimse, kendi aklına dayanma cesaretini göstermelidir. O, alışılagelen bütün kanıları kuşkuyla karşılamak ve kendi kişiliğince açık -seçik ve temellendirilebilir olmayan hiç bir düşünceyi kabullenmemek zorundadır. Gerçi felsefe her zaman üstün bir düşünür kişiliğinin çevresinde toplanan seçkinlerin işi olmuştur, fakat felsefî dünya görüşü hiç bir zaman insanlık tarihinin gidişi üzerinde etkisiz kalmaz. Bütün tarih aslında seçkinlerin ve onları izleyenlerin bir ürünüdür. Felsefî seçkinler zümresinin etkileyici gücüne örnek Platon ve Aristoteles’in kilise üzerindeki; Kant, Fichte, Schelling ve Hegel’in özgürlük savaşları Almanya’sında politika, askerlik, edebiyat ve eğitim alanındaki etkileridir.

Kısa bir süre öncesine kadar Alman felsefesi -özellikle akademik felsefe- bir dünya görüşünün ortaya konulmasından vazgeçmişti. Akademik felsefe yıllarca pozitif bilimlerin yalnızca bir hizmetçisi olmak ve bunların yöntem ve amaçlarını incelemekle yetindi. Böylece 19. yüzyılın son çeyreğinde-felsefî araştırmalar bilgi kuramı ile deneysel psikoloji çerçevesi içinde kapalı kaldı. Oysa felsefe ne bir dinin ne de bilimlerin hizmetçisi olabilir.
Bu görüş ışığında felsefe son yıllarda niteliği ve amaçları bakımından derin bir değişikliğe uğradı. Felsefe uzun çabalar sonucunda “metafizik” denilen problemleri belli bir çözüme götürmek için, pozitif bilimlerin önderliği altında değil, ama onlarla işbirliği içinde, yeniden temelli ve kesin yöntemler kazandı. Metafiziğin her türünü reddeden üç büyük düşünce akımı -pozitivizm, Yeni Kantçılık ve historizm (tarihselcilik)- günümüzde geniş ölçüde etkisini yitirdi. Pozitivizm gerek varlık gerekse bilgi formlarını duyu verilerinden türetti ve bütün metafizik sorular ile bu sorulara verilen cevapların anlamsız olduğunu, bunların yanıltıcı bir “düşünme alışkanlığı”na dayandığını ileri sürdü (Ernst Mach, Avenarius). Günümüzdeki Kant araştırmalarınca Kant’ı hemen hemen tümüyle yanlış anladığı belirtilen Yeni Kantçılık gerçi metafizik problemleri insan aklının kalıcı problemleri olarak gördü, ama “bunların çözülebilirliğini reddetti. Historizm için ise gerek dinsel gerek felsefî bütün dünya görüşleri değişen tarihsel ve toplumsal yaşam koşullarının birer anlatım biçimiydi (Karl Marx, W. Dilthey, O. Spengler). Bu üç düşünce akımının metafizik karşısındaki olumsuz tavrı günümüzde artık geçerli bir tavır olmaktan çıkmıştır.

Fakat asıl gerekli olan, bu tavrın geçersizliğini kanıtlamak değil, yeni, olumlu bir düşünceyi ortaya koymaktır. İnsan istediği gibi metafizik bir düşünce kurma ya da kurmama özgürlüğüne sahip değildir. Metafizik düşünce, kendi başına olan, varlığını yalnız kendisinden alan ve bütün diğer varolan’ların kendisine bağlı olduğu, insanın ve dünyanın temeli olan şey üzerindeki düşüncedir. İnsan, bilinçli veya bilinçsiz, kendi çabası veya gelenek aracılığı ile, her zaman böyle bir düşünceyi, böyle bir doyguyu zorunlu olarak kendisinde taşır. O, mutlak olan üzerinde ancak iyi ve akla uygun ya da kötü ve akla aykırı bir düşünce kurma özgürlüğüne sahiptir. Kendi bilinci önünde mutlak bir varlık alanının bulunması insana özgü bir niteliktir. Bu alanın bilincini insan kasıtlı olarak arka plana iterek, dünyanın duyusal kabuğuna yapışabilir. Bununla insandaki manevî kişiliğin merkezi, insanın duygu hayatı körleşir. İnsan mutlak varolan’ın, en yüksek değerin alanını, bilerek veya bilmeyerek, kendi yaşamında sanki mutlakmış gibi gördüğü sonlu bir şeyle, sonlu bir değerle de karıştırabilir: para, ulus veya sevilen bir insana bu gözle bakılabilir. Bu ise eşyaya tapma ve putperestliktir. Böyle bir rufa durumunu aşabilmesi için, insanın şuna öğrenmesi gerekir: İnsan kendisiyle hesaplaşarak, mutlak bir varlığın, mutlak bir değerin yerine geçen kendisindeki “pufun bilincine varmalı ve onu parçalamalıdır; büyük sevgiyle bağlandığı şeyi sonlu dünyadaki yerine geri vermelidir. O zaman ‘mutlak olan’ın alanı yeniden ortaya çıkar ve ancak o zaman insan mutlak varlık üzerinde bağımsız olarak felsefe yapabilecek duruma gelebilir.

Mutlak varlık üzerinde özgür felsefî araştırmayı olanaklı kılan, yalnızca metafiziğin gerçekliği değil, aynı zamanda insanın, dikkatli ve titizce, keskin belirlenebilen Sınırlar içinde kalarak, bütün şeylerin temelini bilmeyi sağlayan bilgi araçlarına da sahip olmasıdır. Bu gerçi her zaman eksik, ama somut, apaçık ve objesine uygun bir bilgidir. Ve insan kendi kişiliğinde şeylerin temelinden pay alma, şeylerin temeline katılma yeteneğini de taşır. Bunun nasıl olanaklı olduğu burada gösterilecektir.
İnsan üç türlü bilme yetisiyle donatılmıştır: Egemen olmanın ya da başarının bilgisi, öz bilgisi ve metafizik bilgi Bu üç tür bilginin hiç biri kendisi için değildir. Her bilgi türü belli bir varolan’ın, ya nesnelerin, ya insanın kendisinin, ya da ‘mutlak olan’ın şekillendirilmesi amacını güder.
Bilginin birinci türü, başarı ve egemenliğin bilgisi, insanın doğa, toplum ve tarih üzerinde teknik güce erişmesini sağlar. Bu, bütün Batı uygarlığını taşıyan pozitif uzmanlık bilimlerinin bilgisidir. Bu bilginin en yüksek amacı, bizi çevreleyen ve belli sınıflat içinde düzenlenmiş görünüşlerin zaman – uzay bağıntısının yasalarını; görünüşlerin rastlantısal şimdi-burada-böyle-olma’larının yasalarını ortaya çıkarmaktır. Biz bu tür yasaları, dünya ve kendimiz üzerinde egemenlik kazanmak için bulmaya çalışırız. Ancak yasalara bağlı olarak yinelenen olaylar önceden bilinebilir ve ancak önceden bilinen olaylar üzerinde egemenlik kurulabilir. Bu tür yasaları bulmak kolay değildir; bilim her gün bunların yenilerini keşfetmekte ve eskileri değişikliğe uğratmaktadır. Fakat bu tür yasaları bulmak ilkece olanaklıdır. Bunun nedeni, her tür gözlem ve ölçmeyi olanaklı kılan görme, işitme, koklama gibi duyusal işlevlerin bütün canlılarda itki ve ihtiyaç, sistemi yönünde gelişmiş olmasındandır. Örneğin en hafif bir hışırtıyı duyabilen kertenkele bir silah sesini duyamaz. Her canlı dünyada ancak “benzer nedenler, benzer etkiler” kuralına göre aynı biçimde tekrarlanan öğeler alanı üzerinde güç ve egemenlik kurabilir. Bu yüzden, insanı da içine almak üzere her hayvanın duyusal deneyi dünyanın benzersizlerden çok benzer öğelerini algılama yasasınca yönetilir.

Bu olguya dayanarak günümüzde fizikçiler son, en küçük parçacıklara ait doğa yasalarım salt istatistik türden, “büyük sayı”nın yasaları olarak görme eğilimindedirler. Geleneksel fiziğin zorunluluk yasalarına ise insanın bir ürünü gözüyle bakılmaktadır. Bu görüşe uygun olarak, zaman-uzay algısı da, Kant’ın gösterdiği gibi, kökünü duyu içeriklerinde bulmaz, tersine her türlü duyusal deneyde, bu deneyin tek tek içeriklerinin bir öntaslağı, bir şeması olarak önceden yer alır. Zaman – uzay algısı somut, görülen veya düşünülen bir nesne olmadan önce, bizim bütün etkinliğimizin, eylem ve davranışta kendimizi değişikliğe uğratmamızın temelini oluşturur. Ancak sonradan biz kendi hareket temelimizi nesnelere yükler ve bunu nesnelerin hareket temeli olarak görürüz. Bütün hareket ve değişmelerin algılanabilmesinin temeli olarak zaman ve uzay, son çözümlemede, insanın gerçeklik üzerinde egemenlik kurma istemine hizmet eder. Salt bir bilgi varlığının hiç bir gerçekliği yoktur. Gerçeklik hareket ve yönelişlerimizin karşısında duran, hareket ve yönelişlerimize direnç gösteren-şeylerin bütünüdür. İnsanın doğal dünya görüşünde yatan ve uzun süre bilimlerin ilerlemesini engelleyen büyük yanılgı bu noktada açığa çıkar. Bu, zaman ve uzayı kendi başına varolan sonsuz “boş formlar” olarak görmenin yanılgısıdır. Buna göre, zaman ve uzay etki gücünden yoksun, bizden bağımsız olarak vardır; nesneler, madde ve enerji akımları ortadan kalksa bile zaman ve uzay varlığını sürdürür; oluş ve değişmelerin yer aldığı sonlu dünya ise bu boş formların içinde bir “ada” olarak kalır. İnsanın doğal ve bilimsel dünya anlayışındaki bütün temel varlık formları, Kant’ın sandığı gibi, yalnızca insan aklının yapısına değil, aynı zamanda insanın doğa üzerinde egemenlik kurma güdüsüne de bağlıdır.

II.
İnsan bilgisinin ikinci türü, Aristoteles’in “ilk felsefe”” adım verdiği, felsefî temel bilimin, diğer bir deyişle, varolan bütün şeylerin varlık tarzlarının, öz yapılarının bilgi-sidir. Kendine özgü yöntemiyle felsefî araştırmanın geniş bir alanını kapsayan ve egemenlik bilgisine bütünüyle karşıt olan bu bilgi, kısa bir süre önce Edmund Husserl ve öğrencileri tarafından yeniden keşfedildi. Egemenlik bilgisinde rastlantısal dünya gerçekliklerinin zaman-uzay içindeki bağıntı yasaları aranır. Öz bilgisi olan bu ikinci tür bilgide ise rastlantısal zaman – uzay durumu kesinlikle dışarıda bırakılır. Bu bilginin soruları şöyledir: “Dünya nedir”; “cisim” adı verilen şey nedir; canlı nedir; bitki, hayvan ve insanın değişmeyen yapısı, temel nitelikleri, özü nedir?” Ya da: “Düşünme”, “sevme”, “güzelliği duyma”, bu eylemleri gerçekleştiren şu veya bu insanın rastlantısal, zaman içindeki bilinç akışından bağımsız olarak ele alındığında nedir?

Bu bilgi türünde, dünya karşısındaki egemenlik tavrının tersine, itki ve güdülere bağlı tavır bütünüyle terkedilir. Her türlü gerçeklik izlenimi, her türlü rastlantısal şimdi-burada-böyle-olma algısı ve zaman-uzay tasarımı temelini itkilere dayanan tavırda bulur. Doğa yasalarına yönelen ve yasalara bağlı olay ve nesnelerin özüyle ilgilenmeyen egemenlik tavrına karşılık, öz bilgisinde dünyanın temel fenomenlerini, “ide’leri arayan bir tavır yer alır.

Bu bilgide nesnelerin gerçekliği, nesnelerin bizim yöneliş ve davranışımız karşısındaki direnci, dolayısıyla bize duyu algılarıyla verilen her türlü rastlantısal şimdi-burada-böyle-olma dışarıda bırakılır.

Öz bilgisi bütünüyle deneyden değil, ama deneyin niceliğinden, “tümevarım”dan bağımsızdır. Bu bilgi her türlü tümevarımdan olduğu kadar, her türlü gözlem ve ölçmeden de önce gelir. Bütün bir alanın özüne ilişkin bilgi, o alandaki tek bir örnekten kalkarak kazanılabilir. Bu tür bir bilgi, örneğin canlılığın özü, bir kez kazanıldığında, söz konusu öze ait bütün rastlantısal, gözlemlenebilen olaylar için sonsuz bir genellik ve zorunluluk, alışılagelen deyimle, “a priori” geçerlilik taşır – tıpkı doğadaki olay çeşitliliklerini ve bu çeşitliliklerde ortaya çıkan zorunlu bağıntıları, olaylar gözlem ve ölçmelerle araştırılmadan önce veren salt matematiksel yargılar gibi.

Öz bilgisinin geçerliliği, bize duyusal deney ile verilen ve pratik amaçlarımıza her zaman destek olan gerçeklikler dünyasının dar alanını aşar. Bu bilginin geçerli olduğu alan, kendi başına ve kendi içinde varolan’ın alanıdır.

Duyularla verilmiş olan’ın bilgisi ve bu bilginin genişletilmesi, “anlayış yetisi”nin çıkarımlarına dayanır. Bundan kesinlikle ayrılan öz bilgisi ise tam anlamıyla “akıl” bilgisidir. “Anlık” ya da “zekâ”, bir canlının kendisindeki doğuştan içgüdüyü ve çağırışıma dayanan hafıza mekanizmasını aşarak, birdenbire ve önceki denemelerin sayısına bağlı kalmaksızın, yeni durumlara uyabilme yetisidir. Bu, yalnız insanda değil, bir ölçüde hayvanda da bulunan bir yetidir: Meyvayı almak için kolunun uzantısı olarak birdenbire sopa kullanan maymun örneğinde olduğu gibi. Çıkarımlar yapan anlama yetisi (anlık) yaşam itkilerinin -beslenme, çoğalma, güçlenme itkilerinin- ve çevreden gelen uyarımlara gereği gibi karşılık vermenin hizmetinde olduğu sürece, henüz insanın özgül-bir niteliği değildir. Zekâ ancak aklın hizmetine, yani rastlantısal deney olayları üzerinde önceden gerçekleştirilen a priori öz bilgisinin hizmetine ve objektif değerler düzeni bilgisinin, yani bilgeliğin ve ahlâkî bir idealin hizmetine girdiğinde, insana özgü bir nitelik kazanır.

Bundan başka, öz bilgisinin iki tür uygulama alanı vardır. Öz bilgisi pozitif bilimlerin (matematik, fizik, biyoloji, psikoloji v.b.nin) en genel ve en temel prensiplerini verir. Metafizik için ise öz bilgisi, Hegel’in deyişiyle, “’mutlak olan’a açılan pencere”dir. Çünkü dünyada ve insanın kendi dünyasını kurduğu ve kavradığı eylemlerde özsel olan, katıksız temel-fenomen ve ide olan her şey; nesne ve davranışların rastlantısal zaman-uzay göreceliği dışında değişmeden kalan her şey, bütün pozitif bilimsel açıklamalara aşılmaz bir sınır koyar. Gerek katıksız özün kendisi gerek katıksız öz niteliğindeki herhangi bir şeyin varlığı pozitif bilim tarafından ne açıklanabilir ne de anlaşılır kılınabilir. Pozitif bilim bütün başarısını, öze ilişkin sorulara, örneğin “canlılık nedir?” türünden sorulara kesinlikle yanaşmamasına borçludur. Bu nedenle, dünyanın gerek öz yapısı gerekse varlığı, ‘mutlak olan’a; dünyanın ve insanın kendisinin en yüksek temeline geri ‘götürülmelidir.

Böylece metafizik dünya görüşünün felsefe tarafından şekillendirilmesinin en yüksek amacı, ‘mutlak olan’ı, dünyanın, dünya gerçekliğinin ve her türlü rastlantısal böyle olma’nın öz yapısına uygun düşecek biçimde kavramaktır.
En yüksek varlığın iki temel niteliği, bu söylenenlerden çıkarılabilir. En yüksek varlık ide’ler oluşturan sonsuz bir “manevilik”; dünyanın ve insanın özyapısını kendisinden dışarıya bırakan bir “akıl”dır. Aynı zamanda o, gerçekliği ve rastlantısal böyle-olma’yı ortaya koyan, her türlü bilinebilirlik sınırını aşan bir “atılım”; gerek organik doğanın güç merkezleri ile güç alanlarının gerekse bütün canlılarda bireyler ve türlerin doğum ve ölümü biçiminde kendisini açığa çıkaran “yaşam”ın temeli olan bir güçtür. En yüksek varlığın bu iki niteliğinin artan biçimde birbiriyle kaynaşması, içice geçmesi, “dünya” adını verdiğimiz, zaman içindeki olaylar akışının, yani tarihin, anlamını oluşturur. Bu kaynaşma ve içice geçme, başlangıçta ideler ile en yüksek değerlere karşı kör olan yaratıcı “atılım”ın giderek “tinsel”leşmesi ve başka yönden bakıldığında, başlangıçta güçsüz olan, yalnızca ideler ortaya koyan sonsuz “tinsel’liğin giderek “güç kazanma”sıdır. Bu oluşum, çıkar ve tutkularla içice geçen ideler ve ahlâkî değerlerin, çok yavaş da olsa, güç kazandıkları insanlık tarihinde açıkça kendini gösterir.

III
İnsan bilgisinin üçüncü türü metafizik bilgidir. Dünya ve insan üzerindeki öz bilgisi ya da “ilk felsefe” gerçi bu üçüncü tür bilgi için bir sıçrama tahtasıdır, ama henüz metafiziğin kendisi değildir. Ancak gerçekliğe yönelik pozitif bilimlerin sonuçları ile öze yönelik ilk felsefe ve bu ikisi ile değerler bilgisi, estetik, etik ve kültür felsefesinin sonuçları arasındaki bütünleştirici bağ bizi metafiziğe götürür. Bu bağlantıda metafiziğin iki yönü ortaya çıkar: Pozitif bilimlerin “sınır problemleri”nin (örneğin “canlı” nedir?, “madde” nedir? Sorularının) metafiziği ve mutlak olan’ın metafiziği.

Matematik, fizik, biyoloji, psikoloji, hukuk, tarih gibi pozitif bilimlerin sınır problemlerinin metafiziği ile mutlak olan’ın metafiziği arasında ise günümüzde oldukça ilgi ve önem kazanan diğer bir araştırma dalı, felsefî antropoloji, yer alır. Bu araştırma dalının sorusu, Kant’ın deyişiyle, kendisinde bütün felsefî temel problemlerin biraraya geldiği “insan nedir?” sorusudur. Kant’tan önceki metafizik, mutlak varlığa dünyanın varlığından, objenin varlığından girmeye çalışmıştı. Kant akıl kritiğinde bunun imkânsız olduğunu gösterdi. Kant için, iç ve dış dünyanın varlığı insanla ilgisi açısından ele alınmalıdır. Bütün varlık formları insanın varlığına bağlıdır. Bütün objeler dünyası ve objeler dünyasının varlık tarzları “kendi başına varlık” değil, kendi başına varlığın insanın yapısına uygun bir kesitidir. Ancak felsefî antropolojinin araştırdığı insanın öz-yapısından en yüksek varlığın, bütün şeylerin temelinin, nitelikleri çıkarılabilir.

Dünyanın varlığı kuşkusuzki yeryüzü insanının varlığından ve onun deneysel bilincinden bağımsızdır. Fakat belli manevî eylemler ile bu eylemler aracılığıyla girebildiğimiz belli varlık alanları arasında özsel bağlılıklar vardır. Dolayısıyla gelip geçici yaratıklar olan bize bu girmeyi sağlayan eylemler bütün şeylerin temeli olan varlığın da nitelikleri olarak görülmelidir. Başka türlü söyleyecek olursak: İçinde hareket ettiğimiz uzayın varlığını bir yandan insanın hareket durumlarına bağlı olarak görüyor, öte yandan uzaylı dünya düzeninin yeryüzünde insan bulunmadan önce de varolduğunu kabullenmek zorunda kalıyorsak, bu iki şıktan hangisine karar vermemiz gerekir? Veya: Değerler düzenini insanın değişen değer bilincinden ayırıyor, buna karşılık, seven tinsel bir varlık olmaksızın değerler düzeninin de olamayacağını düşünüyorsak, ne yapabiliriz? Aynı şekilde, düşünen bir varlık olmaksızın, bizden bağımsız bir ideler düzeninin varlığı da anlamsızdır. Bu durumda yapılacak şey, kısa süreli insan yaşamından bağımsız varolan alanları, tek ve birey-üstü manevî bir varlığın eylemlerine bağlamak ve bu tinselliği “ilkvarolan”ın insanda gerçeklik kazanan, insanla birlikte, insan aracılığıyla gelişen bir niteliği olarak görmektir. Diğer bir deyişle: insan “küçük bir evren” okluğu ve bütün varlıkalanları -fiziksel, canlı ve manevî varlık- insanda biraraya geldiği, insanda kesiştiği için, “büyük evren”in en yüksek temeli insanda incelenebilir. Küçük bir Tanrı olarak insanın varlığı, Tanrıya giden ilk geçittir.

Çağımızın metafiziği artık kosmoloji ve objeler metafiziği değil, insan ve eylem metafiziğidir. Burada şu düşünce belirleyicidir: Objeleştirilebilen bütün şeylerin temeli olan şey objeleştirilemez; kendisini sonsuzca gerçekleştiren, varlığın gerçekliği, ancak birlikte gerçekleştirilebilir. Bundan ötürü, Tanrıya giden biricik geçit kuramsal (teorik), objeleştiren bakış değil, insanın kendisini Tanrı için, Tanrının kendini gerçekleştirmesinin oluşumu için, kişisel ve aktif olarak ortaya koymasıdır. Bu, sonsuzca sürüp giden Tanrısal aktivitenin birlikte gerçekleştirilmesidir. Tanrısal aktivitenin iki niteliği, ideler oluşturan tinsel eylem ile içgüdüsel yaşamda kendisini duyuran itki gücüdür. Bu iki niteliğin ortak, katıksız ve en yüksek sonlu görünüş biçimi insandır. Tanrıyı objeleştirmek, onu nesne yapmak, bu tür metafizik için putperestliktir. Burada Tanrısal olan’a katılma; Tanrıdaki yaşam, eylem, isteme, düşünme ve sev-giye, katılma geçerliktedir. Dünya, kendimiz ve başkasını gözlemede aldığımın her türlü objeleştirici tavır burada bütünüyle terkedilir.

İnsanın manevî kişiliği de bir “substans”, nesne türünden bir varlık olmaktan çıkar. İnsan kendisini, kendi kişiliğini ancak aktif olarak gerçekleştirebilir. Kişi manevî eylemlerin bir bütünüdür. Bu bütün, objektif dünyanın da özyapısını oluşturan bir ve aynı sonsuz tinselliğin bir defalık, bireysel görünüş biçimidir, İnsanın itki ve güdülere dayanan biyolojik varlığı da, kökünü doğadaki Tanrısal “yaşam atılımı”nda bulur.
İnsan, kendi başına varolan veya yaratılıştan önce Tanrıda hazır bulunan bir “ideler dünyası”nın sonradan şekillendiricisi değil, dünyada ve kendisinde oluşum içinde bulunan ideler düzeninin birlikte şekillendiricisi, birlikte yapıcısı, birlikte gerçekleştiricisidir. İnsan, “ilk-varolan”ın kendini onda ve onun aracılığıyla kavradığı yer olmakla kalmaz, aynı zamanda, onun özgür karar vermesinde Tanrının kendini gerçekleştirmesi olabilirlik kazanır, insanın dünyadaki yeri, ne yalnızca “kul” ya da uysal bir hizmetkâr ne de kendi içinde tam ve eksiksiz bir Tanrının “çocuğu” olmaktır. Karar verme varlığı olarak insan, Tanrının birlikte savaşçısı,” birlikte eylemcisi olmanın yüce onurunu taşır. Onun görevi, Tanrılığın bayrağını; kendisini dünyanın oluşumunda gerçekleştiren Tanrılığın bayrağını, dünya kasırgasında en önde taşımaktır.

Her insanın bireysel kişiliği, kökünü doğrudan doğruya “sonsuz varlık ve tinsellikte bulduğu için, doğruluk derecesi genel geçer değil, ancak bireysel geçerlikte olan ve eksiksizliği ve uygunluğu ölçüsünde de tarihsel koşullara bağlı olan bir dünya görüşü vardır. Buna karşılık, her insanın “kendi” metafizik gerçeğini bulabileceği yöntem kesin ve genel geçerdir. Bu yöntem yukarıdaki açıklamalarda gösterilmeye çalışıldı.

Max Scheler
1928

Çeviren: Akın Etan

Not: Prof.Dr. Bedia Akarsu’nun Çağdaş Felsefe, MEB 1979 kitabından alıntılanmıştır.

Kaynak: facebook.com

REKLAM ALANI

(336x280px)

Anasayfa Sağ Bloka Esnek veya Sabit ölçülerde SINIRSIZ reklam alanını şablon olarak ekleyebilirsiniz. Şuan örnek olarak sadece 2 reklam kullanıldı.